Bir düşünce Deneyi
Gezegende yürüyen en eski insanlardan birisiniz. Birkaç düzine kişiden oluşan küçük bir grupla yaşıyorsunuz. Bu kişilerle aranızda güçlü bir bağ ve derin ilişkiler var. Yakın çevrenizdeki diğer insan gruplarıyla da ilişkileriniz mevcut; onlarla ya iş birliği içinde ya da zaman zaman çatışma halindesiniz. Esas uğraşınız, bitki toplamak ve hayvan avlamak. Başlıca kaygılarınız ve arzularınızsa basit: yiyecek, su, hayatta kalmak ve boş zaman.
Karşılaştığınız tehditler basit ama yaygındır. Ne bir yasa, ne bir hükümet, ne bir ekonomik sistem, ne de örgütlü bir din veya medeniyet var. Peki, modern dünyada olduğunuzdan daha mutlu ve daha iyi bir durumda mısınız? Hayatınız daha mı tatmin edici, yoksa daha mı yoksun? Daha mı barışçıl, yoksa daha mı çatışmalı? Daha mı ahlaklısınız, yoksa daha mı ahlaktan uzaksınız?
Uygarlık öncesi dünyada, günümüze kıyasla daha ahlaklı ya da daha az tehdit altında olacağınıza inanmak için çeşitli nedenler var. Ancak yerel sorunlar ve şiddetle daha sık ve doğrudan karşılaşmanız da muhtemel olurdu. Bununla birlikte, yaşamın çok daha basit ve daha az kaygı verici olacağına inanmak için de geçerli nedenler mevcut. Sonuç olarak, böyle bir zamanda yaşayan ortalama bir insanın bugün modern dünyada deneyimlediğinden daha iyi bir yaşam sürüp sürmeyeceği tamamen açık değildir.
Bu düşünce deneyi, bizi insanlığın doğası, ilerlemenin değeri, ahlakın ve siyasetin özü gibi önemli felsefi sorulara yönlendiriyor. İnsan doğası gereği iyi midir, kötü müdür? Ya da ikisinin ötesinde, karmaşık ve değişken midir? Karmaşıklık, teknoloji ve yenilik; insan deneyiminin niteliği açısından gerçekten olumlu gelişmeler midir, yoksa bizi daha doğal, sezgisel ve sade bir yaşamdan uzaklaştıran yapay unsurlar mı? İlerleme ve medeniyet, ahlakı geliştirip iş birliğini artırıyor mu, yoksa yalnızca yüzeysel iyileştirmeler sunarak bizi kandırıyor ve insanlığın kötücül eğilimlerini yeni biçimlerde sürdürüyor mu?
Kendi geçmişimizi romantize etmek kolaydır. Modern dünyadaysa nefret edilecek çok şey var: savaşlar ve kitle imha silahları, büyük ölçekte yürütülen nefret dolu ideolojiler, kaynak ve servet eşitsizlikleri, ulaşılması neredeyse imkânsız toplumsal beklentiler ve hayatın her alanını etkileyen; sıklıkla izolasyona, paranoyaya ve histeriye neden olan teknolojiler. Ancak insanlık tarihini belki de Jean Jacques Rousseau kadar romantikleştiren çok az kişi olmuştur. Rousseau, erken insan varoluşuna dair şöyle yazar: "Onu, tek kelimeyle, doğanın elinden çıkmış haliyle ele alırsak, onda bazılarından daha zayıf, bazılarından daha az çevik bir hayvan görürüz; ama her yönden bakıldığında, hepsinden daha avantajlı bir şekilde örgütlenmiştir. Onu ilk meşe ağacında açlığını giderirken, ilk derede susuzluğunu giderirken görüyorum. Kendisine yemek sağlayan ağacın dibinde yatağını bulmuştur. Böylece bütün ihtiyaçları karşılanmış olur."
Rousseau'ya göre medeniyet, bir iksir değil, bir zehirdir. 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı'nın ortasında, Avrupa toplumları giderek daha zengin, yenilikçi, teknolojik ve ticarileşmiş bir yapıya bürünüyordu. Çoğunluk, ilerlemenin ve gelişmenin insanlık için iyi olduğunu savunuyordu. Ancak Rousseau bu görüşe kuşkuyla yaklaşır. 1750 yılında Mercure de France gazetesinde yer alan bir makale yarışmasında şu soru yöneltilmişti: "Bilim ve sanatların yeniden canlandırılması ahlaki gelişime katkıda bulunmuş mudur?" Başka bir deyişle, insanlık modern çağda daha iyiye gidiyordu? Rousseau, bu sorudan derinden etkilenmiş ve şöyle yazmıştır: "Bunu okuduktan hemen sonra başka bir evren gördüm ve başka bir adam oldum." Yarışmaya bir deneme yazarak katılır ve kazanır. Bu olay, Rousseau'yu kariyerinin ve felsefi hayatının yönünü belirleyecek bir yola sokar. Söz konusu yazı Sanatlar ve Bilimler Üzerine Söylev başlığını taşır. Bu ve sonraki metinlerinde, özellikle Eşitsizlik Üzerine Söylevde, Rousseau'nun temel argümanı şudur: Hayır, bilim ve sanatların gelişimi ahlaki gelişime katkı sağlamamıştır. Aksine, medeniyet insanlığı yozlaştırmıştır. Rousseau, felsefi çevrelerle birlikte insanlığın bozulmamış, toplum öncesi haline doğa durumu adını verir. Bu dönem, Rousseau'ya göre idealdir. Hayat daha sade, insanlar kendini daha iyi tanır, başkalarıyla ve doğayla daha uyumludur. Daha saf bir ahlak anlayışı ve daha tatmin edici bir yaşam mevcuttur.
Rousseau'nun bu inancı, insanın doğası gereği iyi olduğu ve iş birliğine eğilimli olduğu düşüncesine dayanır. Medeniyetin gelişmesi ise insanları bu doğal eğilimlerinden uzaklaştırmıştır. Bu süreç, Rousseau'nun amour-propre adını verdiği yapay bir öz sevgi biçimine yol açmıştır. Bu, gurur, açgözlülük ve kibirle yoğrulmuş bir tür benlik sevgisidir. Oysa doğa durumundaki insan, amour de soi, yani gerçek kendilik sevgisiyle hareket eder. Bu sevgi, diğer insanlara zarar vermeden hayatta kalmaya ve mutlu olmaya yöneliktir.
Rousseau şöyle yazar: "İnsan doğal olarak iyidir; insanı kötü yapan toplumsal kurumlardır." Medeniyetle birlikte sınıf farklılıkları, güç eşitsizlikleri, mülkiyet sahipliği gibi ayrımlar ortaya çıkar. İnsanlar kendilerini sürekli başkalarıyla kıyaslamaya başlar. Toplumsal başarıya ulaşmak için belli biçimlerde görünme ve davranma zorunluluğu doğar. Bireyin kendilik algısı, artık başkalarının yargılarına göre şekillenir.
Rousseau, bu durumu şöyle özetler: "Vahşi insan, kendi içinde yaşar; toplumsal insan, her zaman kendisinin dışındadır. Yalnızca başkalarının gözlerinden yaşamayı bilir. Bir bakıma, kendi varoluşunun anlamını yalnızca onların yargılarından çıkarır." Toplumun aynasında kendini tanımlamaya çalışan bireyin istek ve ihtiyaçları sürekli artar. Bu artışla birlikte ahlakın yerini rekabet, gösteriş ve yapaylık alır. Bu, kişinin kendi benliğinden uzaklaşmasına ve ahlakın giderek aşınmasına neden olur.
Tarih öncesi dönemde yaşayan insan, doğayla doğrudan temas halindeydi. İhtiyaçları netti: yiyecek, su, barınak, güvenlik ve belki biraz boş zaman. Yaşam zorluydu ama sade ve doğaldı. Modern dünyanın karmaşası, hırsları ve beklentileri henüz yoktu. Rousseau'nun dediği gibi, insan "doğanın elinden çıktığı haliyle" belki daha bütüncül, daha mutlu ve daha iyi bir varlıktı.
Ancak bugün, binlerce yıllık ilerleme sonrası, elimizde olağanüstü bir tıp bilgisi, sanatın sayısız biçimi, edebiyatın derinliği, teknolojinin sınır tanımaz olanakları ve küresel bir uygarlık var. Bu ilerlemeler sayesinde milyonlarca insanın yaşam süresi uzadı, hastalıklar tedavi edildi, bilgi erişilebilir hale geldi, bireysel haklar (en azından bazı yerlerde) koruma altına alındı.
Ama bu ilerleme beraberinde yalnızlık, stres, çevresel yıkım, sosyal eşitsizlik, yabancılaşma ve kimlik krizleri de getirdi. Rousseau'nun amour-propre dediği yapay, kıyaslayıcı ve bencil öz-sevgi, sosyal medya çağında neredeyse egemen bir psikolojik zemin haline geldi. İnsan, daha önce olmadığı kadar görünmek ve onaylanmak istiyor. Modern insanın ihtiyaçları artık yalnızca fiziksel değil; psikolojik, sosyal ve hatta dijital düzeyde çoğaldı.
Sözün özü, insanlığın geçmişi ne kadar romantikleşmeye açıksa, bugünü de o kadar eleştiriye açık. Doğal yaşamın sadeliği mi, yoksa modern yaşamın çeşitliliği mi daha tatmin edici? Bu sorunun evrensel bir cevabı yok. Ancak şunu söyleyebiliriz: Teknolojik ve kültürel ilerleme, bizi mutlaka daha "iyi" insanlar yapmadı. Yalnızca daha karmaşık, daha farkında ve daha çelişkili hale getirdi. Ve belki de bugün, gelişmiş olmak kadar, neye dönüştüğümüzü sorgulamak da bir gereklilik..

Yorumlar
Yorum Gönder