Proust'un arzu duymaya ilişkin olarak ortaya attığı kuram

 

Adam kadını akşam yemeğe davet eder. Kadın bunu reddeder. Şüphe yok ki, "Hayır, bu akşam müsait değilim," sözü, bunu söyleyen kişinin cazibesinden çok daha fazla etkili olur bizim ona aşık olmamızda.

Karşıdaki insan ne çok özelliğe sahip olursa olsun, baştan çıkaracak olan kişinin bu özellikler üzerinde yoğunlaşmasını sağlayacak bir dürtüye, bir davetin reddedilmesiyle en mükemmel biçimini alan bir dürtüye gereksinimi vardır.

Proust, giysilerin takdir edilmesi konusunda gecikmenin ne kadar yararlı olduğunu dile getirir. Albertine de Guermantes Düşesi de modaya ilgi duyarlar. Albertine'in çok az parası vardır, oysa Fransa'nın yarısı Düşesindir. Bu nedenle Düşesin gardrobu dolup taşar, beğendiği bir şey görür görmez terzisini arar ve bir elbise ne kadar çabuk dikilebiliyorsa o kadar çabuk gerçekleşir arzusu. Öte yandan Albertine fazla bir şey satın alamadığı için satın almadan önce uzun uzun düşünmek zorundadır. Saatlerce giysileri inceler, bir mantonun, bir şapkanın ya da gece elbisesinin hayalini kurar. Albertine'in Düşes'ten çok daha az giysisi vardır ama sonuçta Albertine giysilerden daha iyi anlar, onlara daha fazla hayranlık duyar ve onları daha fazla sever.

Bir şeye sahip olmaya çalışırken karşılaştığımız her zorluk gibi zenginlikten daha cömert olan yoksulluk da, satın alamadıkları giysilerden çok daha fazlasını sunar kadınlara: Giysiler hakkında en doğru, en ayrıntılı, en geniş bilgiye sahip olmalarına yol açan giysi arzusunน.

Proust, bir resmi görmek için büyük arzu duyan ve bunun üzerine Dresden'e giden bir öğrenciyle karşılaştırır Albertine'i. Oysa Düşes Dresden'e vardığında, herhangi bir arzudan ya da bilgiden yoksun, şaşkınlıktan, sıkıntıdan ve bitkinlikten başka bir şey hissetmeyen zengin bir turist gibi olacaktır.

Burada da görülüyor ki, bir şeye fiziksel olarak sahip olmak takdir etme duygusunun yalnızca bir öğesidir. Eğer zenginler Dresden'e gitmek istedikleri anda gidebilecek kadar, bir giysiyi katalogda görür görmez satın alacak kadar şanslı iseler, çok talihsiz sayılırlar aslında, çünkü zenginlikleri sayesinde arzuları hemen gerçekleşir.

Dresden akıllarına gelir gelmez, oraya giden bir trene binebilirler, istedikleri bir giysiyi görür görmez onu alıp gardroplarına yerleştirebilirler. Bu nedenle, arzu ile arzunun yerine gelmesi arasında geçen zaman aralığını yaşama fırsatını kaçırırlar. Ayrıcalıklı bir yaşam sürmeyenler ise, bunu yaşar, ilk bakışta pek hoş olmayan bu gecikmenin, Dresden'deki tabloları, şapkaları, gece elbiselerini ve bu akşam müsait olmayan birini tanımak ve onlara derin bir sevgi beslemek gibi bir çok yararını görürler.

Proust evlenmeden önce değil, aşık olmadan önce seks yapmaya karşıydı. Katı olduğu için değil, yalnızca birini kendinize aşık etmeye çalışır, bunun için kafa yorarken o kişiyle aynı yatakta yatma fikri ona pek de iyi bir fikir gibi gelmediği için.

Belli ölçüde karşı koyan, hemen sahip olamadığımız. hatta bir gün sahip olup olamayacağımızdan bile emin olmadığımız kadınlar en ilginç kadınlardır. Öteki kadınlar da göz kamaştırıcı olabilirler tabii, ama öyle görülmeme gibi bir sorun yaşarlar; güzel şeyleri çabuk elde etmenin getirdiği sonuçlar konusunda Guermantes Düşesi'nin bize neler anlattığını düşünürsek bu sorunun altında yatan nedeni de kavrarız.

Fahişeleri ele alalım, yani neredeyse her akşam müsait olan bir grup kadını. Gençken Proust çok fazla mastürbasyon yapardı, o kadar ki, ondokuncu yüzyılda zaman geçirmek için çok tehlikeli bir yol olarak görülen bu işi kafasından atması için babası oğluna geneleve gitmesini önermişti. Onaltı yaşındaki Marcel, büyükbabasına yazdığı samimi mektupta ziyaretinin nasıl geçtiğini anlatıyor:

Durmadan mastürbasyon yapıyor, bu kötü alışkanlığımdan vazgeçmek için bir kadına o kadar ihtiyaç duyuyordum ki sonunda babam bana geneleve gideyim diye 10 Frank verdi. Ama birincisi, heyecandan 3 Frank'lık bir vazoyu kırdım, ikincisi de, yine aynı heyecandan seks yapamadım. Şimdi başa dönmüş bulunuyorum, yani babam boşalmam için bir 10 Frank daha, kırılan vazo için de bir 3 Frank fazladan versin diye bekleyip duruyorum.

Ama geneleve yapılan bu ziyaret yalnızca pratikte yaşanan bir felaket olmakla kalmıyor, aynı zamanda fahişelikle ilgili kavramsal bir sorunu da gözler önüne seriyordu.

Proust'un arzu duymaya ilişkin olarak ortaya attığı kurama göre, fahişe çok talihsiz bir konumdaydı, çünkü hem bir erkeği ayartmak istiyor hem de ticari nedenlerden dolayı aşkı en çok körükleyecek şeyi yapamıyor yani erkeğe bu gece müsait olmadığını söyleyemiyordu. Fahişe çok zeki ve çekici olabilirdi ama yine de erkeğin, onu fiziksel olarak elde edip edemeyeceğine ilişkin bir şüphe duymasını sağlayamıyordu. Sonuç çok açıktı, uzun süren, gerçek bir arzu duymayacaktı erkek.

Fahişelerin bize pek az çekici gelmelerinin nedeni, onların öteki kadınlardan daha çirkin olmaları değil, her zaman hazır ve nazır olmaları, tam da yapmak istediğimiz şeyi bize sunuyor olmalarıdır.

Burada başka bir ayrımdan daha söz etmek gerek. Fahişe erkeğe, erkeğin yapmak istediğini sandığı şeyi, yani bir yanılsamayı sunar ama bu yine de aşkın doğmasını engelleyecek kadar güçlü bir şeydir.

Düşese dönmek gerekirse, o giysilerini beğenmez, kendi giysileri öteki giysilerden daha kötü olduğu için değil, onlara fiziksel olarak sahip olmak çok kolay olduğu için. Böylece aldanıp istediği her şeye sahip olduğunu sanır ve artık Proust'un gözünde asıl sahip olunması gereken şeyi, yani en etkili mülkiyet biçimi olan yaratıcı mülkiyeti (bir elbiseyi ayrıntılarıyla incelemeyi, kumaşın kıvrımlarını, ipliğin inceliğini farketmeyi) düşünmez olur. Buna karşın, bilinçli olmasa da Albertine yaratıcı mülkiyetin peşinden gider, çünkü bu fiziksel temastan yoksun kalmanın getirdiği doğal bir tepkidir.

Proust sevişme konusunda sadece insanların, bu edimi gerektiği gibi gerçekleştirememelerine yol açan anatomik bir eksiklikleri olduğunu düşünüyordu. Proust'un bakış açısına göre, birini fiziksel olarak sevmek olanaksızdır.



Yorumlar

Popüler Yayınlar