Şiddetin psikopolitiği
Eric Hoffer, dilimize ‘Kesin İnançlılar’ adıyla çevirilen kitabında, hayal kırıklığına uğramış ve tatmin bulamamış kişilerin, anlamsız buldukları hayatlarına bir önem ve anlam duygusu katabilmek için, kendilerini kolayca kurban edebileceklerini yazar. Fanatik tutumları benimseyerek kendi kimliğini grup kimliğinde eriten bu nevi bireyler, aslında kendi benliklerinden kaçmaktadırlar. ‘Kesin inançlı’ kişinin elinde onu esenliğe götüren bir vasıta olarak hakikat yoktur, o daha çoğunu iddia eder, bütün hakikati kendi tekeline alır. Kitle hareketlerinin çekiciliği de doktrin ve kabullerinden değil, insanî varoluşun içine gizlenmiş endişe, yalnızlık ve anlamsızlık duygusundan bir kurtuluş vaat ediyor olmalarından kaynaklanmaktadır.
Tahripkârlık ve terörü meşru bir araç sayan örgütlenmelerde, ‘kenardaki’lerin nefreti, bir grup sadakati yaratmak için kullanılır. Nefret, güçsüz bırakıldığını düşünen, kendisini mazlum ve mağdur addeden bireyleri bir arada tutan, onlara güçlü oldukları yanılsaması veren bir duygu olarak adeta tutkal işlevi görür. Bu duyguyla birlikte mazlumiyet hissi, kuvvet ve meşruiyet hissine tebdil edilmektedir. O artık seçilmiş bir varlıktır ve kendi fırkasının dışında kalan her kim ise, o da ‘lanetli’dir.
Nefreti bir politik aygıt olarak kullanan örgütlenmelerin inkâr ve yansıtma savunma düzeneklerinden yararlandıkları, aslında kendilerinde beğenmedikleri şeyleri ‘düşman’a yansıtarak onu bir öfke nesnesi haline getirdikleri ifade edilmiştir. Yabancıyı, ‘barbar’ı, ‘kâfir’i biz icad ederiz. Nefret şiddet kıvamını aldığında, dilsizlerin dili olur. Şiddet, bir birey veya grubun başka bir birey veya grubun ruhsal, toplumsal ve fiziksel bütünlüğüne tecavüz ettiği herhangi bir durum, süreç veya ilişki olarak tanımlanabilir. Yeryüzünü ölümcül eşitsizliklere mahkum eden bir yapısal şiddet bugün küreselleşme adı altında yeryüzünde kol gezmektedir. Medeniyet ve yüksek değerlerin beyaz Batılıların tekelinde olduğunu öne süren bir görüş; kendi alışkanlık, deri rengi, hayat tarzı ve değerlerini üstün olarak tanımlamakta, tahakküm ettiklerini ise kötülük ve çirkinliğin timsali olarak resmetmektedir. Karşıdakiler, ‘şer ekseni’ ve ‘hayat tarzlarımızın amansız düşmanları’dırlar. ‘Onları ancak üzerlerine DDT sıkarak, bomba yağdırarak veya Hristiyan yaparak nötrleştirebiliriz’ diye düşünür gibidirler. Hegemon, bütün iyi insanî vasıfları kendisinde toplarken, ezdiği, tahakküm ettiği bireyi insan-altı bir rütbeye yerleştirir. Ötekinin enkazı ve gayrı insanîliği üzerinden kendisine yeni ve üstün bir insanlık peydahlar.
Mütecavizin narsisizmi ve büyüklenmesi şiddet eyleminin bir ayağını oluştururken, kurbanın değersizleştirilmesi ve lekelenmesi de öteki ayağını oluşturur. Her şiddet eyleminin ötesinde veya berisinde bir paranoid süreç bulunur. Yansıtma düzeneği, ‘kötü olan ben değilim, o’ diyerek şiddet eylemini temize çıkarmaya ve suçluluk duygusunu azaltmaya yarar. Zalime göre kurban, onun varlığını tehdit etmektedir. Tahripkâr eylem, bu tehdit edici varlığa diz çöktürdüğünü, ondaki kusuru düzelttiğini ve böylece adalet getirdiğini öne sürerek rasyonalize edilir. Oysa sıklıkla, ‘düşman’ benliğin pişmanlık duyulan, kabul edilemez bir parçasının ötekine yansıtılmasından ibarettir.
Ortadoğu’yu artık bir kan gölüne çevireceği görünen şiddete baktığımız zaman, ‘şiddet ancak daha büyük bir şiddetle temizlenir’ diyen Fanon’yen görüşün hayatın dokusuna nüfuz ettiğini fark ediyoruz. Toprakları istilâ edilmiş, dilsizleştirilmiş halklar kendilerini boğan şiddet sarmalından, tıpkı istilâcıları gibi yaparak, daha fazla şiddetle kurtulabileceklerini düşünüyorlar. Mazlumun zalimi, mağlubun galibi taklit etmeye yeltenmesi kadim bir psikolojik süreç. Mağlubiyet ve mazlumiyet psikolojisi kitleler arasında revaç buldukça; öfke nefrete, nefret şiddete, şiddet örgütlü teröre dönüşüyor. Dünyayı terörle yönetmeye yeltenen istilâcı efendiler, karşılarında ancak onları taklit etmekle bir dil ve ifade imkânı bulacaklarını düşünen şiddet havarilerini buluyorlar. ‘Kesin inançlı’lar, haricîliğin değişmez mantığıyla, kendileri gibi olmayan ve kendilerinden olmayan her yeri, her şeyi, herkesi yıkıp yok ederek dünyaya bir adalet getirebileceklerini sanıyorlar. Sarmalın en son noktası, tam da başlangıcı aslında: ‘Ya bizimlesinizdir, ya da onlarla’ diye tırmandırılan sekterlik ve fanatizm, insanlığı terörün karanlık koridorlarına hapsediyor. Bugün İstanbul sokaklarını kana bulayan gözü dönmüş şiddet, dünyaya ekilmiş nefret tohumlarının bizim bahçemizde meyve vermesidir. Bu lanetli ağacın yarın nereden filizleneceğini bilmiyoruz. Hakikati temellük eden, onun sadece kendi inhisarlarında bulunduğunu iddia eden ‘kesin inançlı’lara verilecek cevap ‘kalbden kalbe giden yol’u ısrarla gündeme getirmek, insan hayatının mukaddesliğini ve biricikliğini ısrarla savunmaktır. Terör üzerimizdeki etkisini bu dünyanın emin bir yer olmadığı ve insanlara asla güvenilemeyeceği korkusunu yayarak göstermektedir. ‘Beni yakan ateş herkesi yaksın’ mantığıyla dünyayı ateşe veren birileri varsa, onlara ateşin de gül bahçesine dönebileceğini, üzerinde yaşadığımız toprakların bu geleneğin mirasçısı olduğunu hatırlatmak gerekir.

Yorumlar
Yorum Gönder