İslam ve terör

 

Hayal kırıklığına uğramış, hayatlarının heba edildiğini düşünen insanların kolayca uçlara savrulabildiğini biliyoruz. Hayatından memnun olan ve kendisini gerçekleştirdiğini düşünen kişi dünyayı temelde iyi olarak algılar ve verili olanı korumak isterken, sukut-ı hayalin ürperten kâbuslarıyla yolu kesilen adam, dünyayı radikal bir biçimde değiştirmenin hülyasına sığınır. Köktenci hareketlerin pek çoğu bugünü resmederken onun bozulmuş ve enkaz halindeki bir portresini sunarlar. Bugün aşağılanırken geçmiş yüceltilir ve şanlı mazinin diriltileceği saf ve temiz bir yarın düşü çoğaltılır. ‘Kendi olma ümitsizliği’ni iyileştirmek için dünyayı değiştirmeye soyunan ‘kesin inançlı’ bugünü aşağılamakla hayatı aşağılamış olur, böylece ölümle de kaybedilecek bir şey yoktur, kıymetsiz bir şimdi yerine muhayyel bir zaferi yeğ tutar. Kitle toplumunun sahici kimliğini yitirmiş ve hem Tanrıya, hem doğaya, hem de içinde yaşadığı topluma ve kendisine yabancılaşmış insanı; bugünü kirleten bir düşman yaratarak ona savaş ilan eder. O düşmanın varlığı ile kendi varlığı bir anlam ve yön kazanacaktır. ‘Onlar’ olmalıdır ki ‘biz’ olabilsin.


Bugünün darmadağın olmuş dünyasında İslam diniyle terör giderek daha fazla birlikte anılmaya başlandı. 1970’lere kadar esamisi okunmayan, ciddiye alınmayan, hiçbir etkileri bulunmayan marjinal gruplar tedhiş eylemleriyle dünya sahnesine çıktılar. Modernitenin getirdiği yersiz yurtsuzluk ve aşağılamaya bir cevap mıdır bu? Yoksa ‘kendi olma ümitsizliği’ni ‘öteki olma arzusu’yla tedavi etmeye çalışmak mıdır? Yahut mazlumluğu yüzyıllardır bir bayrak gibi sarınmış kimilerinin ‘mazlumun zalimle özdeşleşmesi’ savunma düzeneğine seyirterek ‘efendi’lerle özdeşleşmesi mi? Ne oluyor da dünyadaki geniş Müslüman çoğunluğun bir esenlik ve barış kaynağı olarak algıladığı bir din, bir grup bağnazın zihninde ölüm ve yıkım emreden bir tedhiş aygıtına dönüşüyor?


‘Kutsal savaşçı’nın asıl derdinin yaşadığı aşağılanmanın intikamını almak olduğunu düşünenler var. Batı toplumlarının asırlarını alan toplumsal değişimler Müslüman toplumlarda iki nesil gibi kısa bir süre içinde gerçekleşiyor ve bu durum genç insanları kimliksiz ve güvenliksiz bırakıyor. Eylemci ona bir ev, bir yurt hissi vermeyen, bozulmuş ve tersine giden bir dünyayı kendi kesin inançları istikametinde düzeltmek ister. Onun kesin doğruları vardır ve bunu tartışamazsınız. Grup kimliğini bir zırh gibi kuşanarak, kendinden olanlara merhamet kendisinin dışında saydıklarına nefret yağdırır. Grup kimliği onun modern dünya karşısında tuzla buz olmuş, realpolitikle iyiden iyiye çiğnenmiş kimliğini sözüm ona ulvi bir amaç için diriltir ve güçlendirir. Kendi kendisini sevme ihtiyacını bu aidiyetle sağlar ve kendisine böylece değer verir. Bu görüşün ideologları yahut ‘kimlik pazarlayıcıları’, bütün bir söylemi ‘dışsallaştırma’ üzerine oturturlar. Acının sebebi tarihsel süreç olarak görülür, suçlu dışarıda aranır. ‘Kötü adamlar geldi ve bizi baştan çıkardı’ der kutsal mazlumlar, kişisel sorumluluk duygusu iptal edilirken mazlumiyet ve mağduriyet adeta yaşama biçimi haline getirilir. Bu görüşe göre, bireysel ve kollektif acı ideal bir kesinlik taşıyan inanç durumundaki sapmadan kaynaklanır. Ve çözüm için kişinin iç durumunu eski özgün saflık durumuna getirmesi gerekir. Elbette grup psikolojisini şiddet ve tedhişe hazırlayan çok sayıda başka etken vardır ama tarihsel aşağılanma ve hor görünün yol açtığı narsisistik öfke, dünyayı hizaya getirmeyi kendisine vazife edinen uç gruplarda belirleyici bir psikolojik etkendir. Şöyle de söylenebilir: Terörist için din ve ideoloji son kertede kullanışlı vasıtalardır, onun amacı Tanrının sözlerini yüceltmek değil ne pahasına olursa olsun kendi gücünü göstermektir. Yakıp yıktıklarını iştiha içinde seyreden bir sapkındır o, ölüme sürdüğü insanların üzerinden şehre yağan kâbusu zevk içinde izler. ‘Soylu bir biçimde yaşayamamış’ genç insanları ‘soylu bir ölüm’e davet ederken onlara bir yeni zaman Tanrısı gibi büyüklenerek cennet vaat eder. Bu vaade kanarak bedenini patlatan ve böylece cennetin pasaportunu aldığını düşünen genç adam, yaşayamadığı bir hayatın intikamını, ölümünün amaç ve biçimini seçebilmek suretiyle aldığına inanır.


Modernleşmenin özü itibariyle insanın önündeki seçenekleri artırmak olduğunu söyleyen bir ABD’li akademisyen, İslam dünyası mahreçli olarak görünen terörün seçenek bolluğuna ve modernleşmeye bir tepki olduğunu yazabilmektedir. Ona kalırsa İslam modernlikle barış(tırıl)madan hiçbir askeri operasyon sonuç vermez. Tuhaf bir görüş zira politik İslam’ın içine yuvalanan tedhiş eğilimi geçmişle ve gelenekle bir bağ üzerine temellenmiyor, oradan bir rüzgar alıp bugüne getirmiyor, tam aksine çok modern bir gelişme. Bu görüşler ulema veya mollalar eliyle değil dini çevrelerden olmayan yazarlarca dile getirilip yaygınlaştırıldı. Bugün dünyayı kana bulayan bu terör biçiminin en çok diaspora eliyle, geleneksel etnik cemaatlerinden ve yurtlarından uzakta yaşayan gençler eliyle yürütüldüğünü görüyoruz. Bu terör tarzı geçmişle bütün bağlarını yıkmakla kalmıyor, dini kişiselleştiriyor, dünyevîleştiriyor ve onu politik bir vasıtaya indirgiyor. Yani kelimenin bütün anlamlarıyla, dibine kadar modern bir hareket. Yine tuhaf bir biçimde bu eylemlerde kullanılan kişilerin, genellikle sömürge geçmişi olan ülkelerden devşirildiğini görüyoruz. Günümüzün modern politik İslam’ının da kolonyalizme bir tepki olarak ortaya çıktığını hatırlarsak bu şaşırtıcı bir sonuç değil.

Güdülenme kaynağı olarak İslam’ı öne sürseler de teröristlerin en büyük zararı İslam’a ve onun inananlarına verdikleri çok açık. Bu kıyamet ideolojisi sözüm ona karşısına aldığı hegemonik düşünceyi aslında bire bir taklit ediyor. Geçmişe ve geleneğe saygı duymuyor, uygarlığın düşünce ve irfan uğraklarında hiç soluklanmıyor. ‘Biz ve onlar’ üzerinden paranoid bir imgelemi yeniden üretiyor. ‘Onlar saf kötüler ve biz saf iyileriz, onlar bizim yaşama biçimimize saldırıyor’ tarzı bir düşünce, bu asimetrik savaşın her iki tarafındaki fanatiklerin ortak sloganı. İktidarsızlık da tıpkı iktidar gibi insanı bozuyor. Müfritler, din bezirgânları utancı iyileşmez bir gölge olarak sadece kendi yüzlerinde taşısalar iyi, onlar ‘orta yol’da yürüyen ve aşırılığa asla gönül indirmeyen sayısız müslümanı da kendi utançlarına ortak ediyorlar. Kıyamet gününde insana tanıklık edecek yegâne şeyin ‘iyi bir kalb’ olduğunu söyleyen bir din, kalbi ayaklar altına alan cânilerin tehdidi altında. Yeni haricîliğin arsız tehdidine karşı kalbi yardıma çağırmak gerekiyor, kuru bir nehir yatağını coşturan yağmurlar gibi, ancak o bu kuraklığı giderebilir. Sadece kalbi olanlar içlerinde olup biten mucizeleri görebilir ve sadece kalbi olanlar kötülüğe direnebilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar