Terörün zihinsel arkaplanı

 

İdeoloji bir tanıma göre ‘idrake giydirilmiş deli gömleği’, bir başka tanıma göre varlığın doğasına ve kökenine ilişkin bir açıklama ve rasyonel sunan, bütüncül bir inanç sistemi. Bu sistem bir yaşama nedeni vazeder, ulaşılması gereken bir ideal ve o ideale ulaşmak için gerekli vasıtalar vardır. Paranoid ideolojiler için dünya keskin bir hatla ikiye ayrılmıştır: Bir yanda iyiler, yâni ideolojinin taşıyıcıları vardır, öte yanda kötüler, ideolojinin düşmanları, onu tehdit edenler. Düşman, bu görüşe göre, şâyet yok edilmezse, ‘gerçek inanç sâhipleri’ni her an yok edebilir. Paranoid ideolojiler müntesiplerini kendi özerkliklerini kurban etmeye çağırırlar. O halkadan içeri girmekle kişi; çıkar, hak ve mantığından ferâgat edecek, vicdanını rehin bırakacaktır. Öndere kayıtsız şartsız teslimiyetle, kişi, eylemlerinin doğuracağı ahlâkî sorumluluktan kurtulmuş olur. Terörizm nisbî bir yalnızlık, gizlilik ve seçilmişlik duygusuyla paranoid bir ideoloji etrafında kenetlenen birey veya grupların, etraflarındaki birey veya gruplara yönelttikleri şiddettir. Nefret ve acımasızlık paranoid ideoloji tarafından meşrûlaştırılır, akla uydurulur. Grup üyelerinde için için mayalanan nefret, sapkın ya da inançsız sayılan grup, kurum veya kuvvetleri yok etme yolundaki adanmışlıkla kendisine bir ifâde bulur. Âileden uzak, kendi benliğini grubun ortak benliğinde eritmeye eğilimli bireylerde, bir bakarsınız samimî dinî duygular mutlak ideolojik yargılara dönüşür. Bu mutlaklık, bu sorgulanamazlık hâlidir ki o gruba seçilmişlik ve kudret hissi verir. Onların özel ve seçilmiş olduklarına dâir ilâhi metinlerde işaretler vardır ve ancak kendi liderleridir ki o metinleri doğru anlayıp yorumlar. 

Psikanalizin diliyle konuşursak, ‘seçilmiş’ bir gruba bütün varlığıyla kendini adama, idealize edilmiş, koruyucu bir ana baba figürüyle buluşma, onlarla yekvücut olma hâlini simgeler. ‘Âidim, o hâlde varım’ diye düşünür kişi. Eylemlerde adı geçen dört kişiden ikisinin erken yaşlarda anne ve babasını kaybetmiş olmaları tesadüf olmasa gerektir. Bir yandan kurbanlık duygusu, öte yandan seçilmiş fırkaya mensup olmaktan doğan bir mutlak güç hissi. Bir yanda onun varlığını tehdit eden, onu yok etmeye hazır bekleyen ‘öteki’, diğer yanda herkese dersini verip haddini bildireceği yolunda bir kâdir-i mutlaklık duygusu. Bireysel terör eylemlerinde bulunanların kişilik özelliklerine ilişkin araştırmalar, her zaman olmasa bile sıklıkla bir travma (örselenme) öyküsü, çocukluk döneminde terk edilmişlik ve aşağılanma hisleri üzerinde durmuşlardır. Kurbanlık saldırganlığa dönüştüğünde kişi güçsüzlüğünün, dilsizliğinin intikamını almaya başlamış demektir. Ancak böylece kendisini gerçekleştirir ve çocukluk döneminde yaşadığı mahrumiyetin intikamını alır. İdeoloji burada yalnızca bir araçtır, öfke ve intikam hissiyle yüzleşmek zor olduğu için, onları sarıp sarmalar, akla uygun hâle getirir.


Hayatın ileriki evrelerinde takındığımız tutum ve davranışlarımız, çocukluğun o ‘alacakaranlık kuşağı’nda şekillenir. Dünyaya geldiği andan itibaren çocuk sevgi ve güven arar. Hep teskin edici, rahatlatıcı bir annenin özlemi içerisinde büyür. Oysa dışarıdaki dünya ona tuzaklar kurmuş, bir punduna getirdiğinde çoktan çelmelemeye başlamıştır. Bebeğin yabancı bir yüz gördüğünde korkup ağlamaya başlamasından, büyüme evresinde ana babanın tehlikeli durum ve kişilerle ilgili uyarılarına kadar, çocuk ‘bizim gibi olmayanlar’dan endişe etmeyi öğrenir. Yakınlaşma, âit olma, kendisi gibi olan yakın çevresindeki insanlardan olumlu davranış görme arzusuyla, ‘bizim gibi olmayan’, farklı, yabancı insanlardan duyulan korku ve endişe atbaşı gider. Psikanaliz, semavî dinlerin ortak mitolojisini oluşturan cennetten sürgün edilme metaforunu, çocuğun anne/babadan zorâki ayrılması ile simgeleştirmektedir. Anne ve babadan ayrılığın sorunlu ve örseleyici olması durumunda çocuk aşırı uçlarda konaklayan bir zihin yapısına kolaylıkla savrulabilir. Onu örseleyen ve ruhunda derin izler bırakan bir ayrılık ancak anne vücudunun yerini tutacak bir politik bedenle birleşmekle şifâ bulur. Ama ya o politik bedenin kendisi yaralıysa? Ya o beden mazlumluk ve mağdurluk fikrini çocuğa yeniden yaşatıyorsa? Sanırım ölmek ve öldürmek arzusu burada, bu dönüm noktasında mayalanmaya başlıyor.


Cinayet ve intihar birbirinin ikizidir. İkisi de ölüm üzerinde bir kuvvet sâhibi olmak iddiasındadır. İntihar eylemiyle ortalığı kan gölüne çevirirken kendisini de yok eden kişi hayatı öfke ve ümitsizliğinin hedefi hâline getirmekte, onun kendisinden esirgediklerinin âdeta intikamını almaktadır. Öte yanda seçilmişlik duygusu onu, öte dünyada kendisini daha iyi bir hayatın beklediğine, ‘şehit’ olmakla ruhunun ölümsüzleştiğine inandırmıştır. İnsanlar şiddet yanlısı gruplara intisap ederken ideolojinin ayak izlerini takip etmezler, onları bir araya getiren şey sıklıkla geçmişte bir yol arkadaşlığı veya yârenliktir. O yol arkadaşlığı onları bir araya getirir ve bir bakarsınız ideoloji, birbirlerine sadâkatlerini sınayabilecekleri bir mihenk taşı oluvermiş. Grubun ‘seçilmiş’ hedefine adanmışlığın sınandığı yerdir ideoloji. İnsanlığın kahir ekseriyetinin bir kurtuluş ve esenlik bildirisi olarak algıladığı dini, ‘kızgın ve mağdur insanların afyonu’na çeviren ‘yanılsama tâcirleri’ habîs narsisizmleriyle böylesine bulanık bir suda avlanırlar. Güçlü paranoid, antisosyal ve narsisistik kişilik özelliklerine sâhip bu nevî önderler, takipçilerini kitle psikolojisine râm olmaya meyilli, kendilerini örselenmiş ve mağdur edilmiş hisseden bireyler arasından seçerler. Şiddet ancak uygun kişilikler ve uygun toplumsal zeminlere yuvalanarak imha edici bir güce dönüşür. Misyon duygusu, geçmişin çaresizlerine bir kontrol, kâdir-i mutlaklık ve zafer duygusu vaat eder. Ölüm arabalarının kör sürücüleri için, dehşet ve tahribin doruk noktasında kendini fedâ etmek ek bir ahlâkî zafer anlamına gelse gerektir, böylece misyona bağlılık en derin ifâdesini bulmakta, modern dünyanın silikleştirdiği bir hayat, ancak ölerek ve öldürerek, bitiş çizgisinde anlam kazanmaktadır.


Peki düne kadar aramızda dolaşan bu kişiler, ne oluyor da bir gecede üstümüze ölüm yağdıran katillere dönüşüyorlar? Bir yüzyıl önce Freud, öldürme itkisinin değişen şiddetlerde de olsa her insanda bulunduğunu dile getirmişti. İlkel saldırganlık dürtülerimizi kolay kolay ortaya çıkarmaz, onun ifâde ve üslûbunu toplumsal kurallarla sınırlarız. Ancak, gruplar da bazen geriler/çocuklaşır (regrese olur), olgunluğu elden çıkarıp ilkel ruhsal düzeneklerle hareket edebilirler. Gündelik bireysel yaşantısında şiddetin kıyısından geçmeyen bir kişi, grup süreci veya kitle psikolojisi içinde saldırganlaşabilir. Özellikle dış ortama kapalı, dış dünyayla çok sınırlı bir alış veriş içinde olan, gücünü üyelerinin sadâkat ve adanmışlığından alan gruplar kolaylıkla regrese olup saldırganlığa meyledebilirler. Toplumsal bâzı travmalar da hayâl kırıklığına uğramış, fakirleşmiş, yalnız ve çâresiz bireyleri terör bataklığına çekebilir. Ortadoğu’da kolonyal güçler mârifetiyle yürütülen sistemli devlet terörü, bu kabil grupların mağduriyet ideolojisini üretmesi için uygun bir fırsat sağlamaktadır. Biz ve onlar tablosunda kötü adam rolü verilen ‘öteki’, kötü adamlığın hakkını vermekte ve dünyayı tehlikeli bir kutuplaşmanın eşiğine getirip bırakmaktadır. Böylece İslâm dünyasının Batı karşısında mağlup olmakla yaşadığı ‘tarihsel travma’ yeniden canlanmakta, eski bir yara onulmaz bir biçimde kanamaya başlamaktadır. Bu travmanın yarasına tuz basan kolonyal büyüklenme, İslâm dünyasında bir mazlumluk ve mağdurluk ideolojisi etrafında örgütlenen ve içinde şiddet nüvesi barındıran grupları, tepkiselliğe ve ilkel saldırganlığa itmektedir. Küresel güçlere karşı paylaşılan bir ezilmişlik, adaletsizliğe ve toplumsal aşağılanmaya uğramışlık hissi; öfke ve nefreti bilemekte ve bu vasattan İslâm dünyasının ‘kutsal engizisyoncular’ı türeyebilmektedir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar